Ütopya Mı, Distopya mı? Ekümenopolis

20. yüzyıl itibarıyla tarımda yaşanan makineleşmenin ve kentlerde oluşturulan sanayi alanlarının meydana getirdiği etkiler günümüzde yaşanan kentsel problemlerin temelinde yatan önemli sebepler olarak ifade edilebilir. Doğrudan Endüstri Devrimi’yle ilişkilendirebileceğimiz bu durum sonrasında oluşan olumsuz koşullar sebebiyle kentler yaşanabilirlikten uzak bir hüviyete bürünmüştür. Kenti yaşanabilir kılmaktan alıkoyan önemli etkenlerden bir tanesine de, kentlerin devasa büyüklüklere ulaşması ve çok geniş bir alana yayılması örnek olarak gösterilebilir.

Öncesinde Endüstri Devrimi ve yakın zamanda kapitalizmin etkileri ile kent merkezleri ve çevresinde oluşan sanayi alanları nedeniyle kırsaldan kente doğru büyük bir nüfus akışı başlamış ve nihayetinde kentsel nüfus kırsal nüfusu geride bırakarak yeni bir dönemi bizlerle tanıştırmıştır. Artan nüfusla birlikte kent ahalisi; meydana gelen kontrolsüz yapılaşma ve bununla birlikte mimaride yaşanan estetik sorunu, trafik yoğunluğu problemi, toplumsal ve sosyolojik problemler, mikro ve makro ölçekte gerçekleşen ekonomik buhranlar, çevre problemleri, altyapı sisteminde yaşanan aksaklıklar ve yetersizlikler, toplu taşıma problemi ve bunlar yanında sayabileceğimiz pek çok problemle baş etmek zorunda kalmış ve bu problemlerin muhatabı hâline gelmiştir. Aynı zamanda saydığımız problemlere benzer ölçekte meydana gelen büyüme; şehirlerin birbirine yakınlaşmasını, il sınırlarının daha belirsiz bir hâle gelmesini ve hatta kimi zaman bu sınırların hissedilmeyecek şekilde kentlerin birbirleriyle iç içe geçmesi gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. İşte bu noktada, “ucu olmayan şehir” anlamına gelen “ekümenopolis” kelimesi karşımıza çıkmış oluyor.

Ekümenopolis kavramı ilk kez 1967 yılında Yunan şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılmıştır. Gelecekte dünya üzerindeki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birleşmesiyle tek bir şehir teşekkül etmesi ve böylece devasa büyüklükte bir kent meydana geleceği düşüncesini ortaya koyan bu fikrin, kentleşmenin son yüzyıldaki hızına bakıldığında aslında uzak bir ihtimal olmayacağı muhakkak. Hız kazanan küreselleşme süreci ile birlikte kentlerin yaşadığı değişimler beraberinde yeni süreçler meydana getirmiştir. Sürekli büyüyen kentlerin, komşu kent ile arasında herhangi bir kırsal alan yahut boş arazi kalmaması, ekümenopolis kavramının minimal ölçekte gerçekleştiğini gözler önüne sermektedir. Esasen, dehşet verici bir sahneyi gözlerimizin önüne getiren bu kavram, kentleşme noktasında yapılan hataların sürdürülmesi, kırsaldan kente doğru yaşanan göçün önünün alınamaması durumunda meydana gelecek bir senaryo olarak da değerlendirilebilir.

Ekümenopolis’in yanı sıra kırsal yaşamı özendiren, ekolojik ütopyalar da mevcuttur. “20. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınan ekolojik ütopyalar, doğayla uyumlu kır toplumlarını idealleştirmişlerdir. Bu çerçevede Le Guin, Piercy ve Firestone’un yapıtları, başlıca ekolojik ütopyalar olarak kabul edilebilir. Buradan hareketle çağdaş ütopyaların kent yerine kırsal yaşama yönelmeleri, bir bakıma kentin tükenişini de ortaya koymaktadır.”[1] Dolayısıyla bir yandan kentlerin hızlı bir şekilde büyümesi, bir yandan da çağdaş ütopyalarda yapılan “kırsal” övgüsü ve son dönemde kırsaldaki yaşamın özendirilmesi, aynı zamanda rağbet görmeye başlaması bu noktada birbirine tezat iki unsur olarak yer almaktadır. Ütopyaların ve distopyaların öngördüğü toplumsal yaşama gelecekte ne derece ulaşacağımız meçhul olmakla birlikte, günümüzde kentin halihazırda barındırdığı sorunlara birinci dereceden muhatap olduğumuz su götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.


[1] AKKOYUNLU ERTAN Kıvılcım, “Kentin Tükenişi ve Ütopyalar”, Amme İdaresi Dergisi, C: 36 / S:2, s. 143

Görsel

Top