Sokağa Çıkmak Ya da Çıkmamak… İşte bütün mesele bu!

İçinde bulunduğumuz gerçekliğin bilim-kurgu filmlerini aratmadığı hatta yer yer aştığı günleri deneyimliyoruz.

Modern çağın kaotik ritmi içinde iş hayatının yanında sosyal hayatın da müthiş bir tempoyla aktığı ve tüketim alışkanlıklarının insanı esir ettiği bu akışa, geçtiğimiz yılın Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan ve Şubat ayından itibaren pandemiye dönüşen bir salgın hastalık nedeniyle es verme zorunluluğu ortaya çıktı. İnsanlar sadece evlerine kapanmadı, sosyal hayattan da izole oldu. Çalışmak zorunda olmaları sebebiyle sokağa çıkanları veya uyarıları dikkate almayarak hem kendisinin hem de toplumun sağlığını tehlikeye atan insanları ayırırsak, geride kalan 1 aylık izolasyon döneminde normal hayata olan özlemleri sıkça dile getirmeye başladık. Burada normal hayattan kastımızın ne olduğu da çok önemli. Normal olan nedir? İnsanlık, normal hayatın kakafonisiyle ve bu kakafoni içindeki vurdumduymazlığıyla bugün korkudan evlere kapanmış durumda değil mi aslında? Hava kirliliğinin azalması, denizlerde normalde görülmeyen yerlerde yunusların görülmesi ve bazı yaban hayvanlarının şehre inmeleri… Bunların hepsi yüzyıllardır doğayla savaşan insan ırkının ders çıkarması gereken sahneler. Kanadalı astrofizikçi Hubert Reeves’in o meşhur sözünü anımsamak anlamlı olacak:

“Doğa ile savaş halindeyiz, kazanırsak kaybedeceğiz.”

Tarih boyunca pek çok salgın hastalık yaşandı ve milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ancak bugün yaşanan koronavirüs pandemisinin bu denli büyük bir tehlike yaratmasının nedeni küreselleşme ve onun getirileri. Tüketme isteğinin, tüketim toplumu alışkanlıklarının ve kültürel kodlarının pompalanması, her şeyin alınıp-satılabilen, ölçülebilen kalıplar içinde değerlendirilmesi ve hep daha fazlası isteği… Bilgi dahi her şey gibi çok çabuk tüketilen bir meta haline geldi. Hatta insanlık bile tüketilen bir meta haline geldi. Dünyamız çok fazla küçüldü ve küçülen dünyada kendine vahşice yeni kaynak arayışlarına yeni rekabet alanlarına giren insanlık 2020 yılında duvara tosladı. Bu aynı zamanda uygarlığımızın ve medeniyetimizin ne kadar kırılgan ve hassas olduğunun da bir göstergesi olsa gerek.

Hiçbir fark gözetmeksizin tüm insanlar bu virüse karşı aynı tehlikeyi yaşıyorlar(mış). Ancak bazılarının yaşadığı tehlike çok daha fazla. Çalışmak zorunda olan ve her gün işine giden bir çalışanla bilmem kaç metrekarelik evinin bahçesinden fotoğraf atarak “#EvdeKal, #HayatEveSığar” yazan birinin aynı gemide olduğuna inanmamız beklenemez. Sokağa çıkmak ya da çıkmamak… Sokağa çıkmama lüksüne sahip olmak… İşte bütün mesele bu!

Pandemi sonrası normal hayata dönüş… O da ‘yeni normal’ olacak ve yine insanların ve belli kliklerin acımasızlığına terk edilmiş bir düzen olacak. Uluslararası düzenin, iş hayatının, ekonominin, insan ilişkilerinin… Bu küresel kriz sona erdiğinde kıta ekonomilerinin yeniden inşasına gerek duyulurken, insan ilişkilerinde de geçmişin nüvelerini bolca barındırmakla birlikte bir dönüşüm yaşanacağı kesin. Sıcak bir merhabanın, dostlarımızla, sevdiklerimizle kucaklaşmanın ne kadar büyük bir hazine olduğunu hatırladık. Düşüncelerin ne kadar kıymetli olduğunu ve dile getirilemedikten sonra hiçbir anlam ifade etmediğini ölümle yaşam arasında kaldığımız bu araf günlerinde çok daha iyi anladık.

 ‘Yeni normal hayat’ın getirilerinin ne olacağını kestirmek zor. Ancak eskisinden daha rekabetçi, daha vahşi ve yıkıcı bir düzenle karşılaşmamız yüksek ihtimal. Ben de “Salgında kendini izole ettiğin günlerde ne yaptın?” sorusuna mantıklı cevaplar verebilmek için okuyorum, izliyorum, araştırıyorum ve yazıyorum. Pandemi sonrası toplumuna, ‘yeni normal’e kendimi hazırlamaya çalışıyorum.

Top