Saat Dokuzu Beş Geçe

Ağaçlar dallarını kışa çoktan hazırlamıştı. Doğa yeni mevsime soyunmuştu. Kuşlar, İstanbul’un poyrazına yenik düşmemek için evlerin taraçalarına sığınmıştı. Vişnezade eşrafı perdelerini soğuk bir Perşembe gününe açmaktan tedirgindi. Belli ki önümüz kışı sert geçecekti. Caddeler kentin keşmekeşinden her zamankinden fazlasıyla uzaktı. Dolmabahçe caddesi korkulu, meraklı bekleyişin, titrek nefes alışverişlerini camlarının buğusunda dolaştırıyordu. Buhardan akan her ter yeni bir haberin umudunu taşırcasına aheste dökülüyordu pencerenin nemli macununa.

O sırada bir koşuşturmaca peydah oldu sarayın merdivenlerinin açıldığı koridorda. Kapılar açılıyor. Kapılar kapanıyor. Sabahın mahmur gözleri, henüz yumruk yapılmış avuçlarının şehvetiyle buluşmadan, bir dizi telaş kaplıyordu saray hanesinin yüreklerini. Tabip mi yoksa artık bir açıklama yapılması için bir hatip mi çağırmak lüzum gelirdi? Dakika dakika raporlar tutuluyordu. Doktor, inancının sapağında, kuvvetinin ardına saklayarak çekincesini, odaya giriş yapıyordu.

Son bir hamle ile fırladı kanatlarını gererek bulutların servetine. Yüzüne hemhal olmuş rüzgarın şiddetiyle öterek çığlıkların en hazinini, bir duanın yamacına konuyordu. Bir kuş, iki kuş, üç kuş derken ebabil ordusu sülietinde bir ordu kuş sarayın bahçesine dolmuştu. Hangi hastalık, hangi virüs, hangi havalar bozabilirdi yurdumun bütünlüğünün simgesini. Her hal dik duruşunu koruyordu milletim. Fakat yaprakları düşerken yere bir bir ağaçların, nasıl dur denilirdi, ilahi bir nefesten başka, olacağa. Sonbahar’da bitecek, kış gelecek. Üşüyecek, titreyecek, hasta olacak, hapşuracak fakat ne olursa olsun bu millet hep çok yaşayacaktı.

Bir milletin müphem geleceğini öngürü ve zekasıyla aydınlatan bir fikrin ışığı söner miydi? Görüyordu. Uzandığı yatağında otuz sekiz buçuk saatin ardına ve son kez açtığı gözleri, her neslin evlatlarına duyduğu güveni görüyordu. Ne bir saat geç kalacaktı vuslatına ne bir saat erken varacaktı. Görüyordu. Otuz sekiz buçuk saat önce selamını aldığı meleklerin yoluna düşerek gidiyordu.   

Hangi birini öldüğüne inandırabilirdiniz ki? Kim ikna olacaktı bu ahvalin perdesinin ardından gözüken gerçeğe. Ama ölümsüzlüğün kovuğunu kim bu kadar güzel okşayabilirdi? Başka kim kavrayabilirdi fikirleriyle sonsuzluğun belini? Saat dokuzu beş geçe. Ölümü öldüren bir insanın doğuşuna şahitlik ediyordu dünya. Kuşlar havalandılar özgürlük aşkına. O sessiz, o sedasız caddeler emsalsiz bir kalabalığın kulvarı şimdi. Ceplerinde taşıdıkları korkularını, gözlerinden sızan yaslarının yaşına bıraktılar. Saat dokuzu beş geçe. Tüm dünya Dolmabahçe’de.

Dünya o yıldan o aydan o günden de öte o anın içerisinde, tükeninceye kadar saklanacak. Kazandığı zaferlerle, öngördüğü fikirler ve kurduğu cumhuriyetle ve en çok da saat dokuzu beş geçe ile tüm dünyanın hafızasında yer ediyor. Vefat ettiği tarihten ziyade aramızdan ayrıldığı saatle anılan tek insan olarak da dünya tarihinin sayfalarında yerini alıyordu.

Saygı, sevgi ve büyük bir özlem ile ..

Saat mi?

Saat dokuzu beş geçe.

Görsel

Top