Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği’nin kolonyal bağlamda hikaye örgüsü ve karakter kurgusu

“The horror! The horror!”*

“Ve uçurumun içine uzun uzun baktığında uçurum da senin içine öyle bakacaktır” (Nietzsche, Aforizma 146).

“Hiç aklından çıkarma İthaka’yı / oraya varmak senin başlıca yazgın / Ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın / varsın yıllarca sürsün, daha iyi / sonunda kocamış biri olarak demir at adana / yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin / İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan / Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka / O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın / Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka”

(Kavafis, Konstantinos. Ithaca. 1863-1933, çeviri: Cevat Çapan)

Hikaye örgüsünü yolculuk üzerine kurma düşüncesi, Homeros’un Odysseia’sından beridir süregelen tanıdık bir arkhedir. Tıpkı, Joseph Conrad’ın Bordeaux’dan başlayıp, Batı Afrika kıyılarını boylu boyuna geçip, Kongo Nehri deltası Matai’den karaya yönelip, Leopoldville’e, bugünkü ismiyle Kinshasa’ya, oradan Stanley Şelaleleri’ne, bugünkü ismiyle Kisangani’ye, ya da hepimizin bildiği ismiyle Karanlığın Yüreği’ne olan yolculuğu gibi.

Conrad’ın, Aralık 1898 ve Şubat 1899 arasındaki iki-üç aylık bir süreçte kaleme aldığı söylenen Kongo yolculuğu, kolonyal bağlamdaki tarihsel süreçte, Nisan 1890’da yola çıktığı Avrupa’nın Bordeaux Limanı’ndan, 27 yıldan uzun bir zaman önce aynı kıtadan yola çıkmış olan İskoç misyoner David Livingston’a kadar uzanır. Kendisini adadığı medikal misyonerlik, yani bugünkü bağlamda sınır tanımayan doktorluk, görevini Çin’de gerçekleştirmek isteyen David Livingston; 1839-42 arasında gerçekleşen Opium Savaşları’ndan ötürü bu hayaline bir nokta koymuşken, Londra Misyoner Cemiyeti (London Missionary Society) tarafından, 1816’da atandığı ve 47 yıl geçirdiği güney Kalahari ve Güney Afrika’daki yerel yaşam standartlarının yükselmesi için verdiği çabayla tanınan İskoç misyoner ve İncil çevirmeni, aynı zamanda kendisinin vaftiz babası olan Robert Moffat ile yaptığı bir görüşmeden sonra; 1838’de kabul edildiği aynı cemiyet tarafından Kasım 20, 1840’ta Güney Afrika’ya atanır. Mart 14, 1841’de Cape Town’a ve 1842 yazı’nda Kalahari Çölü’nün kuzeyine gelen Livingston, bütün Afrika’da, 23 Ekim 1971’e dek Hıristiyanlığı yaymak için misyonerlik çalışmaları yapmak dışında çoğunlukla Afrika’nın doğal kaynaklarını keşfetmek ve Güney Afrika sahilindeki köle ticaretini bitirmek için uğraşmıştır. İlkin Ocak 28, 1866’da güney Afrika sahili ve Nil deltasında köle ticaretini bitirmek akdiyle çıktığı yolculuktan, Mart 29, 1871’de Lualaba’nın kuzeyinde yer alan ve Kongo Nehri’ne uzanan Nyangwe’e ulaşmıştır ki bu nokta o zamana dek hiçbir Beyaz Adamın ulaşamadığı bir karanlıktır. Bu süreçte Zanzibar’da yerel bir halk olan Ngoniler tarafından öldürüldüğü dedikoduları yayılınca kendisini arama görevi verilen New York Herald gazetesi muhabiri Henry Morton Stanley liderliğinde, Ekim 23, 1871’de Tanganyika Gölü’nün doğu kıyısındaki Ujiji’ya yapılan, keşif grubundakilerin çoğunun çiçek ve sıtma hastalığından öldüğü, dokuz aylık bir yürüyüşten sonra Livingston bulunmuştur. Karanlığın Yüreği’ne getirilen batılı penilisin ve çok elzem yiyeceklerle Livingston kısa süre içerisinde kendisini toparlar. 1873’te öldüğünde kalbi ve iç organları Afrika’ya gömülen; bedeni ise Birleşik Krallık, Westminster Katedrali’nde şu an dinlenmekte olan David Livingston, Afrika köle ticaretine karşı verdiği misyonerlik görevini, bir sömürge imparatorluğuna önayak olacak kişi olan Henry Morton Stanley’nin ellerinde sonlandırır (Encyclopaedia Britannica).

Henry Morton Stanley, Livingston 1873’te öldüğünde ondan devraldığı Afrika’yı keşif görevini New York Herald ve Daily Telegraph of London gazetelerinin sağladığı fonlarla sürdürür. Kasım 12, 1874’te Viktorya Gölü’ne doğru hareket eden Stanley’nin, Bugandalı Kral Birinci Mutesa ile yaptığı görüşme 1877’de bölgede Hıristiyan misyoner yerleşkesine ve Uganda’da bir İngiliz mandasına önayak olur. Kıt’ada yeterli İngiliz desteği alamayan Stanley yüzünü Belçika Kralı Birinci Leopold’e döndüğündeyse, Afrika için sömürgeleştirilme çanları çalmaya çalmaya başlamıştır. Ağustos 1879’dan Haziran 1884’e kadar Kongo havzasında, Kongo’nun alt kısımlarından üst kısımlarına kadar zorlu bir yol inşa edilmiştir Stanley tarafından. Öyle ki bu zorlu yol açma macerasında gösterilen sebâtı sebebiyle Stanley’e arkadaşları ‘Bula Matari’, yani Dağdelen, adını takmışlardır. Stanley’nin açtığı yoldan ilerleyen diğer Avrupalı devletlerin kıtadaki varlığıyla 1914 yılına gelindiğinde Afrika’da yalnızca iki bağımsız ülke kalmıştır: Etiyopya ve Liberya. Bütün diğer devletler kauçuk ağacından üretilen kauçuk ve piyano tuşlarının üretiminde kullanılan fildişi ticaretleri ile köleleştirilmişlerdir (Encyclopaedia Britannica).

Stanley’nin son seferi ise ilginçtir ki bir Osmanlı paşasını kurtarmakla ilgilidir. Prusyalı Emin Paşa olarak bilinen, Steven Soderberg’ün de geçtiğimiz yıllarda kendisi ile ilgili kısa bir dizi projesi olduğu haberini aldığımız (Filmloverss), Mehmet Emin Paşa; ya da asıl adıyla Isaac Eduard Schnitzer. Yahudi kökenlidir. Polonyalı bir Alman-Yahudi ailesinde doğmuştur. Akademik mesleği doktorluktur ancak doktorluktan men edilmiştir. 1864 yılında Alman İmparatorluğu’nu terk ederek İstanbul’a göç etmiştir. 1870’de İsmail Hakkı Paşa idaresine girip üç sene içerisinde paşa ölene kadar onunla kalmış, paşa öldükten sonra eşi ve çocuğunu himaye edip Neisse’e dönmüş ve onları kendi eşi ve kendi çocuğuymuş gibi tanıtmış olan Isaac Eduard Schnitzer, 1865’te Osmanlı ordusuna tıbbiye subayı olmuştur. Türkçe, Arapça ve Farsça öğrenen Schnitzer, Eylül 1875’te aniden buradan ayrılmış ve Kahire’de görülmüştür. İslam’a geçip Mehmed Emin ismini alan, tekrar doktorluğa başlamış olan, koleksiyonerlik yapan ve aynı zamanda fildişi ticaretine de el atan Prusyalı Emin’i, Sudan’a bağlı Hartum’da Charles George Gordon isimli bir İngiliz subayı keşfedince tıbbî şef memuru olması için Güney Gordon’a davet etmiştir. Prusyalı Emin, İsmail Hakkı Paşa’dan devraldığı mâiyeti ile Osmanlı’nın Mısır Hidivliği’nde batılı yardımıyla paşa olmuş; 1881’de, Mehdistler olarak bilinen, Muhammed Ahmed İsyanı başladığında, 1885’te Uganda’daki Zanzibar dışındaki bağlantıları dışında tüm hidivliği dışarıya kapatıp Kuzey’le bağlantısını kesmiştir. Hidivlikte sıkışan Mehmed Emin Paşa’yı “Mehmed Emin Paşa Relief Expedition” olarak bilinen kurtarma görevi, Henry Morton Stanley’e verilmiştir. Stanley, zorlu bir rotasyondan ve yamyam olarak tabir edilen yerlilerin kontrolünde olan Kongo Nehri üzerinden Itiru Ormanı’nı ellerindeki Birleşik Krallık yapımı özel Maxim tüfekli bin beş yüz gönüllüyle geçip, 1888’de Emin Paşa’ya ulaşır. Emin Paşa, bulunuşundan kısa süre sonra Alman Hükümeti’nin isteği üzerine Viktorya ve Albert gölleri yakınlarındaki bölgeyi Temmuz 1, 1890’daki İngiliz-Alman ortaklığı ile güven çemberine almış, kısa süre sonra da kendisine kin ve düşmanlık besleyen Mehdist taraftarı iki Arap tarafından 1892’de Kinena’da öldürülmüştür (Encyclopaedia Britannica).

Karanlığın Yüreği’nin kolonyal bağlamdaki hikaye örgüsüne tarihsel birer kilometre taşı olup karakter kurgusunun üzerine temellendiği karakterlerden bir diğeri ise Léon Rom’dur. Arlie Russell Hochschild gibi kimi akademisyenlerin Kurtz’ün prototipi olduğunu düşündüğü bu kişi, Mons, Belçika’da doğmuştur. Belçika ordusuna 16 yaşında katıldığında epey eğitimsiz olan Rom, dokuz yıl sonra bölge şefi olacağı Matadi’ye ve Kongo’da Leopold’ün eli kanlı güçlerinin yöneticisi olana dek Kongo macerasının içinde yer aldı. Hochschild’ın da belirttiği gibi, “Rom, Stanley Şelaleleri’nde istasyon şefiyken; idari vali, Brüksel’e sudan sebeplerle kitlesel ölümler gerçekleştiren birtakım görevlilerin varlığını rapor etmiştir.” Aynı zamanda, bu yetkili ya da yetkililerin, insan kafataslarından bir çiçek tarhı oluşturduğundan bahseden vali, idari istasyona giden yoldaki darağaçlarından bahsetmiştir. Conrad’ın 1890’da gittiği Kongo’da o dönemler Rom halen gaddarlıklarına devam etmektedir ki bu da Hochschild gibi akademisyenlerin düşüncelerini güçlendirmektedir. Çünkü Karanlığın Yüreği’nde Kurtz de, “hem bir kelle koleksiyoncusu hem bir entelektüel, bilim ve gelişim elçisi, bir ressam, bir şair ve bir gazeteci […]” olarak nitelenmiştir (Ankomah, Baffour. The Butcher of Congo, New African 1999).

Conrad’dan iki yüzyıl önce, yani tam olarak yüz seksen üç sene evvel yaratılan, Daniel Defoe’nun Crusoe’su, fırtınaya yakalanan gemisi kendisini adaya çıkardığında, bir ilk günahsızlık halinde değildir. Aksine baba tahakkümünden kurtulmak akdiyle çıktığı yolculukta adaya batılı anlayışı tahakküm eder ve adanın yerlisi Cuma’ya da “medeniyet”i dikte eder. Joseph Conrad’ın Kurtz’ü ise bunun tam tersidir. Kurtz ve Crusoe, Marlowe’un Faustus’u ya da Brontë’nin Heathcliff’i gibi trajik kahramanlardır. Ancak Kurtz, Crusoe’dan bağlam bakımından ayrılmasa da araç bakımından ayrılır. Crusoe, baba tahakkümünden kaçmak için düştüğü adaya batılı anlayışı tahakküm ederek “baba”laşırken; yani Nietzsche’nin yüz kırk altıncı aforizmasında dile getirdiği gibi, “canavarlarla savaşan kişi[nin] bu savaşta bir canavar olabileceğini unutmaması gerekir[ken],” (Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde 90); Avrupa’da harika bir müzisyen, parlak bir politikacı, insancıl ve zeki bir lider olarak tanınan, Karanlığın Yüreği’nde, Avrupa kolonyal güçlerinin, Şirket’in, ikiyüzlü direktiflerine karşı Kongo Nehri’nin Şirket’e bağlı iç merkez istasyonlarından birinde bütün bağlantılarını kesen ve adeta bir yerli baş kaldırısı ile dahi-kötü arketipi haline gelen Kurtz, ahlakî sınırlar tanımayan, merkezden bağımsız ve medeniyetten  uzak, yamyamlaşmış bir kötü olarak yansıtılır. Hikayenin anlatıcısı Marlow, Crusoe gibi adaya çıktığında, “ada,” ister feminen ve bereketli bir doğurganlık metaforu olarak ele alınsın, ister kıtanın bir sembolizasyonu, artık Crusoe’nun ayak bastığı ada değildir. Üzerine “medeniyet” dikte edilmiş, kendisine ve üzerinde yaşayan yerlilerine batılı anlayış tahakküme edilmiştir. Marlow’un adasında, merkez istasyonda, sahile vurmuş, ters dönmüş ve çürümekte olan buharlı vapur, batılı medeniyetin simgesidir. Ve bu simge; Karanlığın Yüreği’ni kesip kauçuk çıkartan, fildişlerinden yapılan piyano tuşlarıyla yerlilerinin henüz kendileri tarafından algılanamayan ve koloni sonrası Achebe gibi yerel yazarlar tarafından anlatılacak olan dilleri ve kültürlerini kolonize eden batılı anlayışın, kolonyal bağlamda kurguladığı hikayeleşme sürecinde; Livingston’nın kıtaya adım atmasının sebebi olan Stanley’le başlayıp, Emin Paşa’yla devam eden ve Rom’la bütünleşen karakter kurgusunda; Conrad’ın ellerinde hayat bulan Kurtz’ün, tüm bu kolonyal bağlamdaki hikaye örgüsünün, insanı, yalnızca insanı anlatan tarihsel sürecini, bir başka batılı buharlı vapurda, Kongo Nehri üzerinden Kavafis’in Homeros’un Ithacası’yla bütünleştirdiği batıya döndürülürken ateşler içerisinde söylediği “Dehşet! Dehşet”* sözleriyle meşrulaştırılır.

Kaynakça

Ankomah, Baffour. The Butcher of Congo, New African 1999   <web>http://www.hartford-hwp.com/archives/35/181.html <web>

Conrad, Joseph. Heart of Darkness. Kindle.

Conrad, Joseph. Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness) Türkçe-İngilizce İki Dilli Baskı. Bordo-Siyah. Kindle.

David Livingston <web> https://www.britannica.com/biography/David-Livingstone <web>
Henry Morton Stanley <web> https://www.britannica.com/biography/Henry-Morton-Stanley#ref123908 <web>
Joseph Conrad <web> http://www.itiscannizzaro.net/Ianni/booksweb/sitodarkness/papers/francescomario.htm <web>

“Kavafis, Konstantinos. Ithaca. 1863-1933, çeviri: Cevat Çapan” <web> https://www.antoloji.com/ithaka-2-siiri/?siralama=p <web>

Mehdistler <web> https://www.britannica.com/topic/Mahdists <web>

Nietzsche, Friedrich Wilhelm. İyinin ve Kötünün Ötesinde. Say Yayınları. 2004. 2.Baskı.Robert Moffat <web> https://www.britannica.com/biography/Robert-Moffat <web>
Steven Soderberg <web> https://www.filmloverss.com/steven-soberberghten-iki-yeni-proje-daha-geliyor-the-laundromat-emin-pasha/ <web>

Top