Fakabasmaz Zihni Döndü!

Sevgili Okuyucu Ürkütücü Olaylara Hazır Mısın?

Türk edebiyatının ilk polisiye eserlerinden biri olan, Fakabasmaz Zihni serisinin ilki 1922 yılında basılmıştı. Hüseyin Nadir’in edebiyat dünyasına kazandırdığı polisiye serisini Bünyamin Tan Porsuk Kültür Yayıncılık çatısı altında günümüz Türkçesine uyarlayarak okuyucuyla buluşturuyor. Serinin ilk kitabının çıkmasına sayılı günler kala Osmanlı’nın son dönemlerini içinde barındıran Fakabasmaz Zihni hakkında, biraz da kendisi hakkında sohbet ettik. Doğunun Arsen Lüpen’i diye anılan Zihni’yi Tan, Lüpen’den çok Fantoma benzetiyor. Zihni’nin hırsızlık savunusu, soyduğu ve öldürttüğü adamların namussuz olmasıdır. Bakalım siz Zihni’yi tanıyınca sevecek misiniz?

Sosyal medya biyografine baktığımızda öğretmen ve yazar olduğunuzu görüyoruz, sizinle ilk defa tanışacak olanlara özel biraz sizi tanıyalım sorusu ile başlamak istiyorum.

Tabii, 87 Eskişehir doğumluyum. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezunum. Aynı üniversitede Eski Türk Edebiyatı alanında yüksek lisansımı tamamladım. Bu alanda hatırı sayılır çalışmalar kaydettim ve halen de üzerinde çalıştığım projelerim var. Daha sonra film kritikleri, sergi yazıları, fen bilimleri, arkeoloji, tarih, felsefe vs. gibi pek çok alanda okumalar ve araştırmalar yaparak yayın yelpazemi genişlettim. Fakat küçüklüğümden beri meraklı olduğum polisiye ve korku türlerinin çekimine gittikçe kapıldım ve artık zamanımın büyük bölümünü onlara ayırıyorum. Öğretmenlik serüvenim ilkin İstanbul’da ücretli öğretmen olarak başladı (Maalesef böyle bir gerçeklik kazandırıldı bu ülkeye, öğretmenin ücretlisi, sözleşmelisi, kadrolusu olmaz, bu garabetin en kısa zamanda sona ermesini temenni ediyorum). Kadrolu olarak ilk görev yerim Şırnak’ın Silopi ilçesi oldu, Yenişehir Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde görev yaptım 3,5 yıl. Şimdi de Tekirdağ’ın Muratlı ilçesinde Muratlı Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde görevime devam ediyorum. Benim için her şeyden önce de bu kimliğim geliyor. Sorulduğunda her zaman verdiğim ilk ve tek yanıt öğretmen olduğumdur. Yazarlık kısmı şayet o kişi tarafından öğrenilmiş ve özellikle sorulmuşsa açtığım bir konudur.

“Yazmak benim için bir aşkınlık durumu…”

Porsuk Kültür’de ve farklı dergilerde yayımlanan yazılarınız var.  Yazmak size ne ifade ediyor?

Yazmak her şeyden önce benim farkındalığım ve kendimi gerçekleştirme eylemim. Varlığımı yazarak duyumsuyorum. Kendimi diğer insanlardan ayıran şeyin ne olduğunu düşündüğümde veya onlardan farklı olarak kendimi nasıl tanımladığım sorulduğunda yazmak eylemim olduğu cevabını veririm. Kimi müzikle, kimi resimle, kimi heykelle, kimi el sanatlarıyla, kimi çok daha farklı işlerle kendini ifade eder ve kendini gerçekleştirdiğini hisseder. Bende bu duyguyu sağlayan şey yazmak eylemidir. Tabii burada salt kendi hazzım ve duyumsadığım hisler de söz konusu değil. Serde öğretmenlik de olunca araştırıp öğrenmek ve öğrendiğini başkalarına aktarmak güdüsü de devreye giriyor. Tabii bu araştırma yazılarım için geçerli bir durum. Hikâyelerim içinse durum tamamen farklı. Orada aldığım haz bambaşka, Heidegger’in deyimiyle “fırlatıldığım bu yeryüzü”nde sıradanlıktan kaçıp hayal etme, sembolleştirme ve anlatı oluşturarak kendi evrenimi yaratma ereği söz konusu. Yazmak benim için bir aşkınlık durumu…

Diyelim ki okuyucu yazılarını olumsuz eleştirdi veya kimse okumadı yine aynı istekle yazar mıydınız?

Böyle bir durumla karşılaşmadım veya bana doğrudan böyle bir ileti gelmedi. Mutlaka yazdıklarımı beğenenler olduğu gibi beğenmeyenler de olmuştur ve olacaktır da. Ve bir gün geldi hiç okunmayan bir yazım oldu. Yine de yazmaya devam ederim. Çünkü az evvel de belirttiğim gibi kendimi yazarken duyumsuyorum. Yazmayı bırakırsam kendimden vazgeçmiş olacağım düşüncesi hâkim zihnimde. Bu sebeple daima aynı istekle yazı yazmaya devam edeceğim, ta ki bir gün nefes alamayana dek.

“İlk hikâyelerini okuduğumda çok ilgimi çekti ve bu serinin peşine düştüm”

Hüseyin Nadir’in eseri Fakabasmaz Zihni’yi günümüz Türkçesiyle okuyucuyla buluşturacaksınız, bu seriyi hazırlama fikri nereden çıktı?

Polisiye türü bizde yaklaşık olarak 1880 yılından itibaren önceleri çeviri daha sonra da telif eserlerle gelişen bir tür. Esasında roman başta olmak üzere edebiyatımızda bugün var olan roman ve Batılı tarzdaki hikâye türünü de o zamana borçluyuz. O dönemde yaşanan zihniyetteki değişim ve Batı kültürüne olan yöneliş çok büyük bir kırılma noktası. Ben ülkemizde kendine aydın diyen kişilerin Osmanlı Türkçesini bilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü o zamanlardan bu zamana büyük bir birikim söz konusu ve bunlar bilinmeden entelektüel çerçeve eksik kalır. İşte bu Türkçeyi bilmenin yararı ve polisiye türüne olan ilgimin de malumuyla, kütüphanelerde yaptığım katalog taramalarında ulaştığım polisiye türü eserleri incelerken karşılaştım Fakabasmaz Zihni’yle… Ulaştığım ilk hikâyelerini okuduğumda çok ilgimi çekti ve bu serinin peşine düştüm. Erol Üyepazarcı’nın kitabında da birçok hikâyesinin yayınlandığını gördüm 1920’lerde… Neden bir kitap haline getirip Türk okuyucusuyla buluşturmayayım ve kültür hayatımıza yeniden kazandırmayayım dedim? Türk okurlarını bir zamanlar yayımlanmış bu güzel hikâyelerle buluşturmak fikri büyük bir haz verdi bana ve bu anlattığım şey tam 7 yıl önce yaşanan bir şey. Biraz gecikmeli de olsa artık Fakabasmaz Zihni dirildi, aramıza döndü ve muavini Cin Ali ve aveneleriyle ile zihnimdeki İstanbul’un sokaklarında cinai ve sirkati işler peşinde.

İlk cildi bu ay içinde okuyucuyla buluşuyor serinin diğer kitapları için planladığınız bir süre var mı?

Şu an için ilk üç cilt tamam ve ilki bu ay yayımlanıyor. Dördüncü cildin çalışmasını da yarıladım. Yayınevinin ve editörümüzün yayın takvimine göre diğer ciltler de yayımlanacaktır. İkinci cildin de yakında çıkacağı üzerine konuştuk Ezgi Hanım’la… 

“Fantoma isimli karaktere benzediğini düşünüyorum”

Fakabasmaz Zihni için Doğunun Arsen Lüpen’i denilmiştir. Sizce arasındaki benzerlik ya da diğer eserlerdeki kahramanlardan ayıran yanları nelerdir?

Bu tespite hem katılıyor hem de katılmıyorum diyebilirim. Evet, Fakabasmaz da tıpkı Arsen Lüpen gibi kibar, şık giyimli, yakışıklı, kadınlar üzerinde tesirli, yakalanmaz, ele avuca sığmaz, son teknolojiyi kullanan ve oldukça becerikli bir hırsız. Fakat Arsen Lüpen hiçbir macerasında cinayet işlemez. Fakabasmaz’ın ilk maceralarına baktığımızda da bu paralellik söz konusu; fakat ilerleyen süreçte Fakabasmaz’ın cinayet işlediği ve son derece şiddete meyilli karaktere büründüğü maceraları var. Ben bu konuda Fakabasmaz Zihni’nin Arsen Lüpen’den daha ziyade Marcel Allain ve Pierre Souvestre ikilisinin yarattığı Fantoma isimli karaktere benzediğini düşünüyorum ki bu tespit Erol Üyepazarcı’ya aittir ve ben de kendisine bu konuda katılıyorum. Üyepazarcı, Fakabasmaz serisini başarılı bir Fantoma adaptasyonu olarak görür ki bu tespiti de yerindedir.

Yazar kimliğiniz haricinde çevirmen kimliğiniz de var.  Yazar- eser çerçevesinde çeviri yapmanın hassas noktaları nelerdir?

Çevirmenlik serüvenim Nereye isimli arkeoloji sitesi için haber çevirileri yapmakla başladı. Sonrasında Bilim ve Gelecek, Düşünbil, Bilim ve Ütopya, Beyinsizler, Evrensel Antropoloji, Bizsiziz gibi çeşitli platformlara ve dergilere çeviriler hazırladım. Artık çeviri yapmayı da bıraktım. Daha dar ve özel bir alanda çalışmaya karar verdim, polisiye ve korku üzerine yoğunlaşıyorum artık. Makale ve haber çevirileri konusunda çıkardığım işlerde oldukça tatmin edici buldum kendimi fakat kitap çalışmalarımın yoğunluğum sebebiyle pek de iyi olmadığını gördüm ve daha titiz davranmam gerektiğini fark ettim sonrasında. Maalesef yoğun olmak bir bahane sayılamaz tabii ama verilen süre kısıtlı olunca ve iyi bir redaksiyon sürecinden geçirilmeyince sonuç pek de iyi olmuyor. Çeviri yapmaktaki hassas noktalardan bahsedecek olursak çevirdiğiniz metnin türüne göre literatüre hâkim olmak gerekli ve iyi bir metin yazarı olmak da. Çünkü anladığınızı aktarırken iyi ifadelerle yazıya dökmedikçe o çeviriden bir şey anlaşılması ve haz alınması mümkün olmaz. 

Ben de çevirmenin yazarın duygusunu hissedip bana aktarabilmesini değerli bulmuşumdur hep…

Edebiyat öğretmeni kimliğinize geliyor bu sorum, Türk edebiyatı polisiye türünde ne durumda sizce bu türde edebiyatımızda öne çıkan eserler neler?

Yaklaşık 140 yıldır polisiye türünde eserler yazılıyor ülkemizde. İyi işler çıkaran arkadaşlarımız var bu alanda ve hatta polisiye dergilerimiz dahi bulunuyor. Eser bazında değerlendirme yapacak olursak liste çok uzar ve okuyucuyu da sıkmış oluruz kanaatindeyim. Yazarlar üzerinden gidecek olursak Ahmet Ümit, Barış Uygur, Osman Aysu, Gencoy Sümer, Ayşe Erbulak, Şebnem Şenyener, Yaprak Öz vs vs. Çok iyi işler çıkaran polisiye yazarlarımız var ve ilerleyen süreçte daha da iyi ve güzel işler çıkacağı kanısındayım. Fakat bu işin dizi ve film sektörüyle paralel yürümesi gerektiğini de düşünüyorum. Birkaç istisna dışında iyi polisiye filmlerimiz maalesef yok. Dizi olarak bir dönem Kanıt dizisi çok iyi gitmişti biraz daha kurgu zenginleştirilebilirdi tabii. Bunu neden söylüyorum? Çünkü özellikle Batı’da bu iki ayrı sanat alanı birbirini beslemekte ve ortaya çıkan sinerji sonrasında çok daha iyi romanların, dizilerin ve filmlerin ortaya çıkmasını sağlamakta. Sinema ve edebiyat birbirini besler. O sebeple polisiye türünde daha iyi yerlere gelmek için kurgusu ve senaryosu sağlam dizilere ve filmlere ihtiyacımız var. Yok değil ama yeterli de değil.

Yazmak isteyip bir türlü eline kalem alamayanlara yol göstermenizi istesem, neler önerirsiniz?

Yazmanın yolu okumaktan geçer. Şiir, roman, hikâye vs. ne yazmak isterseniz isteyin, sizden önce yazmak istediğiniz türdeki literatürü karıştırmalı, okumalı, hatta sonraki süreçte karşılaştırmalı okumalar yapmalı ve farklı alanlara ait okumalar yaparak düşün dünyanızı zenginleştirmelisiniz. Bir de yeni heveslenen arkadaşların birçoğunda şu iki durum var: birincisi hemen ilk eserden itibaren şaheser ortaya koyma hırsı, ikincisi ya eleştirilirsem ya beğenilmezsem çekingenliği. İlkinden başlayacak olursak iyi eser vermenin yolu iyi okumalar yapmak ve literatürü gözden geçirmek olduğu kadar zaman ve tecrübe işidir. Tabiri caizse o işte pişmek gerekir ve bunun için de sabır gerekli. Her şeyden önce sabırlı olunmalı ve daima çalışmalı. İkinci durumdakilere gelecek olursak her yazdığınız beğenilecek diye bir şey yok; hatta çok beğenilen yazılarınızı dahi mutlaka beğenmeyenler olacaktır bir yerlerde. Herkesin aynı anda aynı derecede beğenisini kazanamazsınız. Bir kere bu takıntıdan kurtulmak lazım… Bir de eleştirilmek ve eleştirmek insanın doğasında var. Tabii burada eleştiri kavramına da açıklık getirmek lazım… Bir eserle ilgili olumlu şeyler söylenilmesi de bir eleştiridir. Burada kastedilen olumsuz eleştiridir. Eğer sürekli bundan dolayı endişe edecekseniz hayat boyu hiçbir şey yapamazsınız. O sebeple kuvveden fiile geçmek için beklemenin anlamı yoktur. Yeter ki o ilk adımı atma cesaretini gösterin. Burada Sabahattin Ali’den örnek vermek isterim. Kendisi ilk dönem hikâyelerini acımasızca eleştirmiş ve hatta şimdi olsa bunları yayımlamayı bile düşünmeyeceğini söylemiştir. Oysa biz bugün hikâyelerinin birçoğunu büyük bir beğeniyle okuyoruz.

Top