Buhran Zamanında Sanat

Tarih boyunca bazı dönemlerde bölgesel bazı dönemlerde küresel buhranlar gerçekleşmiştir. Buhrana savaşlar, ekonomik krizler, geri kalmışlık gibi bir sürü faktör yol açar. Buhran zamanlarında normal zamanlarda yapılan sanat, sanat olma amacı gütmez ve topluma bir şeyler anlatmaya çalışır, eğlenceli olmaktan ziyade karamsar ve sorgulayıcı olur.

Örneğin on dokuzuncu yüzyıl başında Osmanlı Devleti’ndeki aydın buhranı… Bir dönem dünyanın en ihtişamlı devleti olan Osmanlı Devleti, Viyana Kuşatması’nın başarısız olmasından sonra duraklama devrine girmiş, coğrafi keşifler ve sanayi devriminde Avrupalı devletlerden geride kalmıştır. On dokuzuncu yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti tarafından Avrupa’ya gönderilen sefirler, Avrupa’daki gelişmelerle tanışmış ve Osmanlı Devleti’ne bu gelişmeleri raporlar halinde sunmuştu. İstanbul’da yaşayan aydın kesim kendi devletlerinin dünyadaki gelişmelerin dışında kaldığı için kendilerini bazı şeylerden noksan hissetmişlerdi ve bu durum aydın kesimin buhrana girmesine sebep olmuştu. Hatta bazı aydınlar bu dönemde buhrandan dolayı intihar etmişti.

 Bu dönemi sonuçları yüzyıllardır bir gelenek olarak yüksek zümreye hitap eden Divan Edebiyatı, konularını değiştirmeye başlamış ve alışılmamış şekilde sorgulama ve gelişmeleri anlatma şeklinde yapılmaya başlanmıştır. Divan Edebiyatı’nın konularının değişimi daha sonra bir devrin kapanıp yeni, çağdaş bir edebiyat dönemin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Yeni dönemde hak, hürriyet, adalet, bireycilik ve milliyet gibi konular güzellik, kadın, aşk, şarap gibi konuların yerini almıştı. Sadece konular değil biçim de değişmeye başlamış, nazımda aruzun kullanımı yavaş yavaş terk edilmeye başlanmış, nesirde de roman hikâye gibi yeni türler Türk Edebiyatı’nda kullanılmaya başlanmıştı.

Tabi ki Osmanlı Devleti’nin geçtiği bu aydınlanma dönemi ve yaşanılan buhranları, zamanında Avrupa devletleri de yaşamıştı. Ortaçağ’da da Avrupa Osmanlı Devleti’nin gerisinde kalmış, yönetim din adamlarının, kiliselerin ve feodal beylerin elinde karanlık bir dönem yaşıyordu. Hıristiyanlığın temeli olan İncil’in Latince yazılı olması ve halkın Latince bilmemesi sonucunda din adamları dini istediği gibi şekillendiriyorlardı ve kitlelere bu şekilde yönetiyorlardı.

Martin Luther’in Katolik kilisesine karşı yazmış olduğu tezler ve İncil’i Almanca’ya çevirmesiyle Protestanlık anlayışını doğurmuş ve insanların doğruyu öğrenip gözlerini açmalarına sebep olmuştu. Sanatta hak, bireycilik, özgürlük gibi konular ön plana çıkarak klasik anlayışı yıkıp yerine yeni akımların doğmasına sebep olmuş ve aydınlanmanın başlaması önce kiliselerin etkisinin azalmasına daha sonra da mutlak monarşinin gücünün azalmasına sebep olmuştu. Jean-Jacques Rousseau bu dönemde ‘’Yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz.’’ demişti. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemişti. Onun ve onun gibi yazarların düşünceleri daha sonra Fransız Devrimi’ne yol açmıştı.

En fazla masum sivilin öldüğü İkinci Dünya Savaşı esnasında da Almanya’nın Hitler döneminde her ne kadar Nazi yandaşı sanatçılar varsa da, bir o kadar da Nazi karşıtı Alman sanatçı da vardı. Nazi karşıtı bu sanatçılar olanları yandaşlar gibi yalan yanlış değil olduğu gibi anlatmışlar ve bu sebepten dolayı idama mahkûm edilmişler, yurtdışına kaçmak zorunda kalmışlardı.

Heindrich Böll, Wolfgang Borchert gibi şair ve yazarlar bu dönemde Nazilere karşı yazdığı şiir ve kısa hikayeleriyle dikkat çekmişlerdi. Özellikle Borchert, Gestapo Birliği’ne dâhil olup Doğu Cephesi’nde Ruslara karşı savaşmaya bile gitmişti. Savaşta bir sürü insanın ölümüne şahit olan Borchert, daha sonra vicdanı retçi olmuş ve askerden kaçmak istemişti. Parmağı koptuğu için evci çıkmak isteyen yazar, parmağını kendisi vurduğu şüphesiyle önce hücreye atıldı ve hakkında muhalif olduğu ve askerden kaçmaya çalıştığı için idam kararı çıktı. Daha sonra şansına Hitler tarafından mahkûmlar affedildi ve idam edilmedi. Fakat tekrar savaşa gönderildiler. Cepheye giderken kaçmayı başaran Borchert, soğukluğu eksi kırk derecenin altına düşen Alpleri yayan aşarak İsviçre’nin Basel kentine gelmeyi başardı. Fakat yüksek ateşten dolayı hastanede bir süre yattıktan sonra henüz yirmi altı yaşında vefat etti. Borchert hastanede yattığı bu dönemlerde muhalif kısa hikâyelerini yazarak savaşın gerçek yüzünü anlatmıştır.

Görsel

Top