ANTİK ÇAĞLAR’DA VEBA SALGINI ve BÜYÜ

Ölüm ve büyü, ilk insanlardan bu yana hem muhteşem bir gizem hem de korkunç bir travma olmuştur. Dört buçuk milyar yaşındaki dünyamız doğasının, iki yüz bin yaşındaki ilk insansılar (Homonidler) ile bizim genetik kodlamamızı oluşturan elli bin yaşındaki ilk atalarımız Homo Saphiens Saphiens’ler üzerinde bıraktığı en büyük etkiyi oluşturan bir doğal afettir ölüm. Nereden geldiği öngörülemeyen, ölümden sonra nereye gidileceği bilinemeyen… Yüzlerce ölüm ve ölüm sonrası inancının özünde yatan sebep ise hep aynı; yok oluşu asla kabul etmemek. Ruhlar kimi zaman gökyüzüne uçar, kimi zaman yer altına yolculuk eder, bazen de yeryüzünde dolaşırlar. Ama her zaman için gerçek olan bedenleri doğaya geri döner. Toprak, ateş, su ya da havaya dönüşen ruh bir yolculuğa çıkar. Hatırlandıkça da ebediyen yaşayacaklarına inanırlar. İlk çağ turna dansçılarından (Çatalhöyük), ortaçağ simyacı ve cadılarına (Strega-Hexa-Aje) ve günümüz bilim adamlarına kadar. Birçok etken ölüme sebep olabilir, ama en nihayetinde yaşlılık bunu getirecektir. Hastalıklar ise ilk savaşılması gereken yaşam düşmanlarıdır. Şifacılık (büyücülük), ilk gelişen insanlık kültürünün başında gelmektedir. İnsanlık tarihi boyunca birçok hastalığa şifa bulunmuş, yöntemler geliştirilmiştir. Peki ya ölümün çok çeşitli sebeplerinden en ürkütücü olanı, salgın hastalıkların tarihi…

Her ilaç bir zehir, her zehir bir ilaçtır. Dolayısıyla bu elde edilen güç tarih boyunca farklı alanlarda iyi ya da kötü amaçlarla kullanılmıştır. Dönemin şifacılarına aynı zamanda büyücü de denirdi. Büyü ve büyücü kelimesinin günümüz kullanımı ve  anlamı dışında düşünüldüğünde şifa aslında doğal büyüdür.

İnsanlık tarihinde ilk bilinen salgın hastalık, Paleoantropolojik araştırma ve incelemeler sonucunda Avrupa’da, Geç Taş Devri sırasında ‘Veba’ olarak bilim tarihine geçmiştir. Yaklaşık 4800 yıl önce, günümüzde Rusya ve Ukrayna’da yer alan Hazar-Pontik Bozkır Bölgesi olarak adlandırılan bir bölgeden Avrupa’ya geniş bir insan kitlesi yayıldı. Bu insanlar Son Neolitik Çağ’dan önce Avrupalılarda bulunmayan, Sibirya’da ve Yerli Amerikalılar’da da görülen farklı bir genetik bileşen taşıdılar. Avrupa’daki en erken veba bulguları, “bozkır atalarının”  buraya gelişiyle aynı zamana denk geliyor. Analizler, ölümcül veba genlerinin o dönemde değişmeye başladığını gösteriyor. Ancak, bu değişikliklerin hastalığın ciddiyetini nasıl etkilediğini belirlemek için daha fazla çalışma gerekiyor. Bununla birlikte, bu erken Veba bakterilerinin, o dönemde de zaten büyük çaplı salgınlara neden olabilmesi kesinlikle mümkün. Bu bölgedeki iklim değişikliğinin etkileri bir rol oynamış olabilir ancak buna rağmen bozkır insanları, veba salgınından uzaklaşmak için hareket edebilirlerdi. Hastalık, aynı zamanda o dönemde Avrupa nüfuslarında görülen derin genetik değişikliklerle de karışmış olabilir. Bazı bölgelerde bozkır insanları, önceki Neolitik nüfusun yerini büyük oranda almış gibi görünüyor. Yani Veba, bu dönem boyunca göç süreçlerini teşvik eden bütün faktörlerden biri olabilir. Bununla birlikte, mevcut verilerimiz, Avrupa’daki belirli bölgelerin hastalığın farklı şekilde nasıl etkilendiğini görmek için yetersiz bir çözünürlüğe sahip. İşte bu Veba bakterisi (Yersinia pestis), 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun yaklaşık %30-60’ını öldüren kötü şöhretli Kara Ölüm de dahil olmak üzere birkaç önemli tarihi salgının baş sorumlusudur.

Bütün hastalıkların kötü bir enerjiden, kötü ruhlardan geldiğini bulaştığını düşünen ilk insanlar çok çeşitli yöntemlerle hastalıklarla savaşmışlardı. Hayvan başlıkları takıp, bağırarak dans etmişler ve metal ya da taş aletlerle müzik yapmışlardı. Amaçları sadece bu kötü ruhları kovmak, korkutarak kaçırmaktı. Daha sonrasında ise tecrübelerinden elde ettikleri botanik ve hayvansal maddelerle (bileşenler), bağlayıcı maddeleri (hayvansal yağ, tuz, süt, su, idrar, kan vb.) birleştirip, inandıkları Kutsal olana çığırmışlar, iksirler, tılsımlar oluşturmuşlar ve şifa bulmayı dilemişlerdi. Hatta o kötü ruhlara, enerjilere ulaşmaya çalışıp hasta olan kişi ya da kişilerin ruhlarını hastalıktan çekip almak istemişlerdi. Çoğu başarıyla sonuçlanmış olmalı ki, çok fazla sayıda şifa büyüsü arkeolojik ve antropolojik çalışmalarda ele geçmiş, etnolojik çalışmalarda ise hala rastlanmaktadır. Bu çalışmaları yapan genellikle bir yüce, bilge kişidir (şifacı-büyücü). Hala Sibirya, Güney Amerika, Asya ve birçok yerlinin farklı metotlarla yaptıkları gibi. Gözünüzde canlandırın bu olayı, bakın o görüntüye, evet evet Ortaçağ’da bu kişilere Cadı denmesinin sebebi de buydu, bunların kazan başında iksir hazırlayan kadın olmasının da. Doğal güçleri doğaüstü göstermişlerdir ve Tek Tanrı’ya şirk koşulduğunu idda etmişlerdir. Sonuç ise katliam…

Antik tarihte yazılı ilk büyük salgın hastalık ise M.Ö. 430’da Arkhidamos Savaşı sonrasına tarihlenmektedir. M.Ö. 431-421 yılları arasında yapılmış Atina-Sparta savaşıdır. Veba salgınlarının en muhtemel sebebi her daim savaş olmuştur. Bir bakteri olan Veba, çürüyen cesetleri çok sevmekte ve çok hızlı genetik kod değiştirip evrimleşmektedir. Ama bu ölümcül ve bulaşıcı hastalığın asıl sebebi, fareler ve farelerde bulunan bit-pireler oldukları tespit edilmiştir. Her veba salgınından önce bölgede farelerin öldükleri görülmekte, ve insanlara bu hayvanlarla ya da bunların bit-pireleriyle temas haliyle bulaştıkları kabul edilmektedir.

Antik tarihteki 2. ve en büyük salgın ise, M.S. 541-750 yıllarında görülen Justinyen-Justinianus Vebası salgınıdır.  Justinyen vebası kesinlikle yaşandı, ancak araştırmacılar hala yaklaşık 1.500 yıl önce ne kadar kötü etkilediğine dair kanıtları inceliyorlar. 6. yüzyılda hıyarcıklı veba, şimdi ise Justinyen (Bizans İmparatoru I. Justinianus Dönemi) vebası olarak bilinen bu salgının, o zamanlar belki de dünya nüfusunun yarısına eşit olan 30 milyon ila 50 milyon insanı öldürdüğü düşünülüyor. Dünyanın yarısı öldü, Doğu Roma ve Batı Roma birdaha asla birleşmedi ve Roma son buldu, Karanlık Çağ başladı… (Ticaret durdu, nüfus azaldı, sanat ve tüm kültürel gelişimler yavaşladı, geriledi)

Antik Çağ’ın sonlarına doğru bütün dünyayı yine mahveden, Kara Ölüm (Atra Mors) lakabını alan Veba salgını ise, 1347-1351 yıllarına tarihlenir. Veba, Avrupa’ya yayıldı ve yaklaşık 25 milyon insanı (Avrupa’nın %50-60’ı) öldürdü. Avrupa nüfusunun 1347’den önceki seviyelerine dönmesi 200 yıldan fazla sürdü. Büyük olasılıkla Asya’da, özellikle hastalığın kaynağı olarak düşünülen Çin’de, daha fazla sayıda insanı öldürdü. Salgının diğer sonuçları ise, hayatta kalanların yaşam standardının gerçekten artmasına yol açacak kadar çok insan öldüğü için, köleliğin düşüşünün başlangıcıydı. İşçilerin daha fazla iş fırsatı vardı ve sosyal hareketlilik arttı, aynı zamanda savaş zamanında kısa bir süreliğine borçlar ertelenmişti. Aynı zamanda, korkunç bağnazlık ile şifacı-büyücülerin ‘Cadı’ olarak adlandırılıp, hastalığa sebep oldukları, dini ve kutsal gücü tehdit ettikleri görüşleriyle katledilmeleri ufaktan başlamaktadır…

Bilinen son Veba salgını ise, 1860-1960 (Avrupa-Osmanlı) yılları arasındadır ve böylelikle korkunç ölü sayıları azalmış, hastalığa tıbbi çözümler bulunmuş ve şifası sağlanmıştır. Lakin vebanın, dört yüz yıl boyunca Avrupa, Orta Asya ve çevresini etkilediği ve her 10 ila 20 yılda bir tekrar döndüğü az bilinen bir gerçektir.

Mistizm ve Kutsal İnanç Sistemleri’nde doğal afet olarak geçen salgın hastalıklar, Yerküre’nin belli aralıklarla kendini temizlemesi olarak öngörülmüş; kimine göre lanet, kimine göre ise bir lütuftur ve her daim doğanın enerjisi ile (şifa-büyü), kutsal dengenin sağlanmasına yardımcı olunmuştur…

Görsel

Top