ACIYI SEVMEK OLUR MU? OİKTOS/ PİTY/ ZAVALLI(2018)

Yunan Tuhaf Dalgası’nın sevilen senaristi Efthymis Filippounun kaleminden çıkan bir diğer tuhaflık”, Babis Makridisin yönetmenliğini yaptığı Oiktos. Film, acıya ve acınmaya bağımlı, sadece acı çekiyor(muş gibi) olduğunda mutlu olabilen, öyle ki insanların kendisine acımayı bırakmalarındaki suçu kendinde arayan bir avukatın, bağımlı olduğu bu mutluluğunu bulmak adına yapamayacağı şeyin olmadığının hikayesini anlatıyor.

                Yunanistan’ın 2008de yaşadığı ekonomik ve politik çöküşüyle ilintili olarak, çürümüş tüm kurumlarının yıkıcı eleştirisini sinemaya tuhaf” alegorisiyle aktarmayı seçen bağımsız yönetmenleri, yeni bir sinema anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur: Yunan Tuhaf Dalgası, bir diğer adıyla Yunan Yeni Dalgası.

         Yorgos Lanthimosun 2009 yapımı, toplumun en küçük kurumu olan aileyi ele alan Dogtooth (Köpek Dişi) filmi Avrupanın doğusundan doğan bu dalganın habercisidir diyebiliriz. Tabii burada Lanthimos kadar Dogtooth, The Favourite (Sarayın Gözdesi), L, Chevalier( Şövalye) gibi bu akımın önemli filmlerin senaryo ayağındaki Efthymis Filippou’nun yerini gözardı etmemek gerek. Arkadaş olan Makridis ve Filippou’nun birlikte yazdığı son film ve yazımızın konusu olan Oiktos (Zavallı) da Yunan Tuhaf Dalgası içerisinde absürt mizah anlayışıyla, bahsettiğimiz filmler arasında benzer estetik ve anlatısal tekniklerle yerini alır. Birkaç sahne dışında sabit duran kamerayla, donuk oyunculuklarıyla ve oyuncuları görüntü içerisinde küçültmeyi seven geniş açılarla onu akımının sadık filmi yapıyor. Son derece durağan ve soğuk film derken, deniz ve palmiyelerin manzarasındaki canlı tonlarla, yönetmenin o kadar da karamsar bir film olmasını istemediği anlaşılıyor. Tüm bunların yanı sıra yönetmenin, Edward Hopper’ın tablolarındaki yalnız insan görüntüleri üzerine çalıştığı kendini yoğun bir şekilde hissettiriyor.

“Gözyaşlarımın midemden gözlerime takip ettiği yolu çok iyi biliyorum”

Zavallı

            Hayatta en çok neyin merhametine ihtiyaç duyarız? Hayatın kendisi bir cevap olabilir mi? Oiktosun cevabının bu olmadığını biliyoruz. Çünkü film, acıya ve çevresindeki insanların kendine acımasının dikkat ve ilgi çekici yanına bağımlı olan, kendini bu acınma duygusuyla var eden bir adamla tanıştırıyor bizi. Eşi kazadan sonra komada olan bu adamın onu hastanede ziyaret edişindeki apatik duruşu, her sabah ritüel haline gelen ağlama seansları, komşunun getirdiği portakallı kekin hesaplı bekleyişi ve eşinin durumunu soran insanlara onun yoksunluğunu uzun uzadıya anlatması seyircideki özdeşleşme duygusunu koparıp yerini mesafe ve rahatsızlığa bırakıyor.

            Henüz acının samimiyetini sorgularken, baş karakterimiz olan avukatın, arkadaşları ve babasıyla briç oynadıkları masada, izlediği film ile ilgili şu sözleriyle ondaki bu bağımlılığı keşfediyoruz: “Çocuk çok iyi, çok zarif ağlıyordu, neredeyse gerçek gibiydi. Filmlerdeki çoğu ağlama sahte görünür, birinin ağlamaya başlaması neredeyse komiktir. Çünkü bilirsin ki o kişi gerçekten ağlamıyordur. Ve bilirsin ki, ağlamak taklit edilmesi en zor şeylerden biridir.” Burada aslında babasının bulunduğu bir masada baba-oğul ilişkisi üzerine muallak bir filmden bahsetmesi, filmin derinlerinde bir yerde, duygusal açlığımızın kontrolden çıkmış absürtlüğün eleştirisinden çok patriyarkal otoritenin (ataerkil düzenin) provakatifliği de yapılıyor.

            Babaları öldürülen müvekkillerinin davalarıyla bu kadar ilgilenip babalarının mezarına sevdiği çiçeği götürecek kadar ilgili olması, hatta bir yerden sonra siz benim kardeşim gibisiniz” diyerek onların da acılarını kendisi için sömürebildiği kadarını sömürüp bu acıya dahil olma isteği… Çocukluğundan beri baba şefkatine mahrum olan bireyin ilgiye, dinlenmeye ve görülmeye duyduğu ihtiyacının bu şekilde kontrolden çıkması filmin başka bir katmanı.

            Ona bahşedilen portakallı keklerin tadını ziyadesiyle çıkarıp acıyı üzerinde bir giysi gibi taşıyan adamın hayatında artık bir felaket var. Karısı uyanır. Ama o ofisindeki tabloda bile felaket istiyor, fırtınaya tutulmuş batmak üzeri bir gemi görmek istiyor. Evindeki gibi huzurlu deniz manzarasını değil. Karısının meme kanseri olduğu hayalleri, oğlunun asla iyi bir piyanist olmayacağı telkinleri ve köpeğin kurmaca kaybı, istediği portakallı kekleri almaya yetmedi. Hal böyleyken filmin sloganı olan “üzülmeye devam et” zavallı avukatımızı, felaketini planlamaya çağırıyor. Kendi babası olsun diye özendiği adamın öldürülüşünün mizansenini sarı bisikleti alıncaya kadar taklit ediyor; karısı ve babası için (oğlunun durumu meçhul.) Nihayetinde boş yatağın kenarında ağladığı kendi gerçekliğindeki hayatına kavuşur. Yönetmen bir röportajında Oiktosun bir komedi filmi olmasını planladıklarını ancak kurgu sırasında komedi unsurunun havada kalıp filmin başka yöne evrildiğini belirtse de köpeğin kıyıya yüzdüğü son sahnede biraz olsun yüzümüzü güldürüp Hadi içiniz karalar bağlamasın” diyor resmen.

Top